OSMANLI EĞLENCELERİ

Eski Türk devletlerinden beri süregelen eğlence anlayışı, son olarak Anadolu Selçuklu Devleti’nin de çemberinden geçerek Devleti-i Aliyye‘nin eğlence anlayışını meydana getirmiştir.Düzenlenen bu aktiviteler sadece eğlence vermekten ziyade, halkı bir araya getirme,millet olma bilinci aşılama,toplu olarak deşarjın gerçekleştirilmesi gibi faydalar da sağlamaktaydı.

Divan edebiyatı ürünü olan surnamelerde, minyatürler eşliğinde ayrıntılı bir şekilde tarif edilmektedir bu etkinlikler.Düğün, şenlik, şehrayin ( ışıklandırılmış şehir ), ziyafet anlamına gelen sur ve mektup, kitap, risale anlamına gelen “name” kelimesinin bir araya gelmesiyle oluşmuştur “surname” sözcüğü.Arzu ederseniz gelin ve birlikte göz gezdirelim Osmanlı Eğlencelerinin anlatıldığı surnamelere :
 

Düğün Şenlikleri

Sultana hediye sunulması -Levni -Surname-i VehbiPadişah ve sultanların evliliklerinin büyük önem arz etmesi nedeniyle, şenlikler düzenlenerek dillere destan kutlamalar yapılmıştır.

Orta Çağ Osmanlısı’ndaki kutlamalar ilk olarak, Orhan Gazi‘nin 1298 yılında Yarhisar Tekfuru‘nun kızı olan Holofira ( Nilüfer Hatun ) ile evlenmesiyle başlar ve 1450 yılında Fatih Sultan Mehmet‘in Sitte Hatun ile üç aylık zaman dilimini kapsayan bir düğünle evlenmesine kadar devam eder.

 

 

 
 

Şehsadelerin İlk Tahsile Başlaması ( Bed-i Besmele )

Surname-i Vehbi

Surname-i Vehbi

Şehzadeler genellikle 4 ila 6 yaşlarında ilk derse başlatılır ve bu başlangıç devlet erkanının katılımıyla kutlanırdı.İlk olarak şeyhülislam davetliler huzurunda şehzadeye teberrüken elif-ba okutur, ardından topluca dua edilir ve sonrasında da eğitimi belirlenen hocasına tevdi edilirdi.

Duaların edilmesi ile dersin tevdiinden sonra, merasime Güneş doğduktan yarım saat bilahere teşrif etmiş olan şeyhülislam, kazaskerler ve ulemaya taberdalar tarafından şekerleme ve şerbet ikramları yapılırdı.İkramların arz edilmesinden sonra, şehzadenin ihtiyaç duyduğu cüz çantası,elif-ba vs. cildlenmiş ve altın yaldızla süslenmiş şekilde sadrazam tarafından hediye olunurdu.

Şeyhülislam eşliğinde elif ba’yı tekrar eden şehzade, padişah ve ardından da diğer davetlilerin elini öperek tebrikleri kabul ederdi.Merasim padişahın şehzadesine cüz hediye etmesi ile son bulurdu.

 

Sünnet Törenleri

Şehzadenin sünnet çağına ulaştığının padişaha bildirilmesi.Kızlarağasının şehzadenin sünnet çağına eriştiğini padişaha bildirmesiyle başlardı her şey.Sonrasında padişah devlet erkanını toplar ve düğünün yapılacağı zaman aralığını kararlaştırırdı. Belirlenen tarih tüm eyaletlere bildirilir,Sünnet Esnası devlet erkanının tamamı yapılacak sünnet düğününe davet edilirdi.Bu şenlikler esnasında fakir insanları yedirip içirmek, sonrasında da bahşiş vermek olmazsa olmaz olarak kabul edilirdi.Tarihteki, 1365 yılında I.Murat’ın oğlu Yıldırım Bayezid için ve 1457 yılında Fatih’in şehzadeleri için tertip ettiği merasimler Orta Çağ Osmanlısı‘nın en şâşââlı sünnet düğünleridir.

 

Ordu Seferleri

Babüssaade ( Akağalar ) Kapısı

Babüssaade ( Akağalar ) Kapısı

Eğer, bu harekat sefer-i hümayun ise padişah, değil ise orduya komuta eden serdar-ı ekrem tarafından Eyüb Sultan Türbesi, ardından da padişah türbeleri ziyaret edilirdi.Ziyaret ardından sancak-ı şerif muhafaza edildiği yerden çıkarılıp Babüssaade Kapısı‘na ( Akağalar Kapısı ) dikilir, padişah ,devlet erkanı ve alimlerin katılımıyla dualar edilir, sonra da sancak padişah tarafından sadrazam ve serdarı-ı ekreme takdim edilirdi.Padişahın mahalden hareketiyle, yakın maiyeti olan peykler, solaklar ve müteferrikalar rengarenk kıyafetleri ile kendisine eşlik ederlerdi.Gözalıcı kıyafetleriyle yürüyen  padişah ve maiyeti halk tarafından büyük bir ilgi ve hayranlıkla seyre dalınırdı.
 

Ramazan Eğlenceleri

Ramazan, ekseriyeti müslüman olan Osmanlı toplumu için mühim bir ay olarak addedilir, bu sebeple bir aylık süreç boyunca iş haricindeki zaman ibadetle meşgul olunarak geçirilirdi.Denetlemekle yükümlü kurumlar üç ayların başlamasıyla birlikte görevlerini büyük bir titizlikle ifa ederek, esnafın işlerine hile karıştırmasına engel olmaya çalışırlardı.Recep ayının 12’sinde devlet erkanı ve halkın Mekke ve Medineye yolcu ettiği Surre-i Hümayun Rüyet-i HilalAlayı, adeta Ramazan ayının habercisi niteliğindeydi.Şaban ayının son günlerinde ( yevm-i şek ), kadılık tarafından görevlendirilen kişiler, camilerin minarelerine çıkarak ayın gözlemlenmesi ( rüyet-i hilal ) görevini yerine getirirlerdi.Şayet ay hilal durumunda ise büyük bir heyecanla aşağıya iner ve aceleyle şeyhülislamın makamına çıkarak yeminler eşliğinde hilali gördüklerini dile getirirlerdi.Ayın hilal durumunda olduğunun kesinleşmesiyle tellallar ve asılan mahyalar aracılığıyla Ramazan ayının başladığı halka bildirilirdi.Kutlu olarak addedilen bu ay içinde padişahlar ve devlet büyükleri tarafından halka iftar yemekleri verilir ve çeşitli şenlikler organize edilirdi.Teravih namazının sonlanmasıyla birlikte başlayan Ramazan eğlenceleri, top ve havai fişek atışları, minareler arasına asılan mahyalar, panayırlar, Hacivat ve Karagöz oyunları gibi etkinliklerle halkı adeta büyülü bir atmosfer içine sevk ederdi.
 

Okçuluk

1820'lerin başında İstanbul'da elçilik yapan Carl Gustav Löwenhielm'in yaptığı Atıcılar Tekkesi tablosu.

1820’lerin başında İstanbul’da elçilik yapan Carl Gustav Löwenhielm’in yaptığı Atıcılar Tekkesi tablosu.

Okçuluk savaşla daima iç içe olan Devlet-i Aliyye için daima mühim bir konuma sahipti.Kendi içinde belli ritüelleri olan bu savaş sanatı, Asyatik ve İslami ögelerin kaynaşmasıyla tamamiyle farklı bir hal almıştı.Devlet-i Aliyye zamanında kemankeş ( okçu ) adayları ilk olarak tekkeye başvururlar ve kabul olunduktan sonra belli terbiyelere tabi tutulurlardı.Eğitimler ardından yapılan bir sınav ile icazeti ( diploması ) taktim edilir ve tekke defterine kayıtlarının yapılmasıyla  “defterli” veyahut “kabza sahibi” kemankeş olarak yeni hayatlarına başlarlardı.Günümüzde de spor olarak yapılan geleneksel okçuluk,Devlet-i Aliyye zamanında hedef vurma ( puta atışı ), cisim delme ( darp vurma ), ve mesafe atışı ( menzil atışı ) gibi ayrı dallara sahipti.Kemankeş adayları atış yapmadan önce, saygıyla eğilip izleyicileri “şevkınıza ! ” diyerek selamlar, selamı alan izleyeciler de ” kuvvet ola ! ” şeklinde karşılık verirlerdi.Bu hoş esenleme ardından atış aşamasına geçen kemankeşler, okun hedefini bulmasını sağlayanın yalnızca Allah olduğunu belirten bir ifade olan “Ya Hakk” sözünü sesli bir şekilde telaffuz ederek gergin kirişi bırakırlardı.Devlet-i Aliyye Döneminde önemli bir yere sahip olan sportif yarışmalar ( koşular ), düzenlenen şenliklerin olmazsa olmaz kısımlarıydı.Okçuluk koşularına halkın rağbeti daima üst düzeydeydi.Bu koşulardan en önemlisi pek tabii puta atışı koşularıdır.

Atlı okçu kabak atışı yaparken.

Atlı okçu kabak atışı yaparken.

Puta atışı olan kabak okçuluğu müthiş bir at kullanma becerisi yanında, tarifi olmayan bir çeviklik ve kuvvet de gerektiriyordu.Orta Çağ’dan sonra önemi ciddi anlamda artan bu spor müsabakası,dört nala koşan at üzerindeki okçunun, direk ucunda bulunan kabak benzeri hedefe yaklaşınca,genellikle sağ yanına uzanarak geriye doğru yaptığı yetenek gerektiren atışlardı.Kullanılan yayların 90 ila 100 librelik yaylar olduğunu göz önünde bulundurulursak, bu savaş sanatının ne denli güç olduğu rahatlıkla anlayabiliriz…

Menzil atışı için ise öncesinde tekkeye başvurulur, kabul edildikten sonra bu doğrultuda belli eğitimler alınırdı.Yetişek sonrasında pişrev okuyla 900, azmayiş okuyla ise 800 gezlik bir mesafeye ok düşürmek şarttı.Menzil koşuları genellikle aynı seviyede olanların bir araya getirilmesiyle yapılıyordu.Bu doğrultuda oku düşürdükleri mesafe 900 ila 1000 gez olanlar “dokuzyüzcü“, 1000 gezin üzerine çıkanlar “binci1100 geze fırlatabilmiş olanlar ise “binyüzcü” grubuna dahil ediliyordu.Okçulukla haşır neşir bir toplum olan Türkler için bu spor daima çok büyük öneme sahipti.

Darp vurma koşuşu ise konulan kütük veya metal levhaları delmek esasına dayanıyordu.Konulan hedefi metal uçlu okları ile delmeyi başaran yarışmacı ödüllendiriliyordu.

Ek bilgi olarak not düşmekte yarar var : Atatürk tarafından okçuluk sporunun icra edilmesi için açılan Ok Spor Klubü, 1939 yılında gerçekleşen ölümünden kısa bir süre sonra Cumhurbaşkanı olan İnönü tarafından, tıpkı ” Cumhuriyet’in şehirleri müze şehirler olmayacak ” anlayışı ile yerle yeksan edilen tarihi dokumuz gibi, bilinçli veyahut bilinçsiz bir şekilde tarihe gömüldü.Günümüzde İngiltere, Fransa, Japonya gibi ülkelerde hemen hemen her şehirde bir okçuluk klübü bulma imkanı varken, vakt-i zamanında çağının en ileri okçuluk teknolojisine sahip olan bizlerin bu kültürel değerden ” daha yenisini getireceğiz ” şeklinde gülünesi bir ifade ile yoksun bırakılması anlaşılabilir cinsten değil.Dileriz tekrar filizlendirilmeye çalışılan bu kültürel değerimiz kısa vadede hakettiği konuma ulaşır…
 

Güreş

Pehlivanlar güreşirken -Nakkaş Osman / Surname-i-Hümayun

Pehlivanlar güreşirken -Nakkaş Osman / Surname-i-Hümayun

Tarihi eski çağlara kadar inen köklü bir spordur güreş.Türklerin bu sporu yaptığına dair en eski kaynak Dede Korkut Destanı‘dır. Savaşla daima iç içe olmuş bir millet olmamız ve islam tarafından önerilmesi sebebiyle bu spor popülerliğini daima korumuştur.Sünnet ve evlilik düğünleri, ziyafetler, Ramazan şenlikleri, kısaca hemen hemen her fırsatta düzenlenmekteydi bu müsabakalar.

Güreş denilince akla tabii olarak Edirne gelir.I.Murat tarafından kurulan güreş tekkeleri zamanında yüzlerce pehlivana eğitim vermekteydi.Önemli günler çattığında, eğitim alan bu pehlivanlar er meydanına çıkıp, halkın ve padişahın huzurunda birbirleri ile kıyasıya güreşirlerdi.Bu mücadeleye renk katmak için ise mehter aralıksız bir şekilde inletirdi tüm Edirne’yi.Günümüzde hala Kırkpınar Güreşleri adı altında Edirne Sarayiçi mahalinde düzenlenen müsabakalar ile bu köklü gelenek yaşatılmaya devam edilmektedir.
 
 

Orta Oyunu

Minyatür : Levni

Minyatür : Levni

Orta oyunu, etrafı seyircilerle çevrili bir alanda, herhangi bir metne bağlı kalınmadan, tamamiyle doğaçlama başarımlarla ilerleyen bir sahne sanatıdır.Önemli karakterler Kavuklu ve Pişekardır.Hacivat ve Karagöz oyunundaki gibi giriş ( mukaddime ), mütekabil konuşma ( muhavere ), fasıl ve bitiş bölümlerinden meydana gelmektedir.Oyuncular kazıklara gerilen iplerle belirlenen “palanga” adındaki alanda maharetlerini sergilerken, izleyicilerin önündeki herhangi bir köşede bulunan çalgı ekibi de oyunun iniş çıkışına göre ses efekti yapar.

Pişekar oyunun gidişatını kontrol eden ana karakterdir.Sahneye çıkan diğer tüm karakterler tek tek Pişekar’a çatarlar.Oyunda Zenne adında kadın rollerini canlandıran bir erkek de yer alır.Pişekarın elinde tuttuğu şakşak karşısında bulunan kişiye, veyahut eline çarparak izleyicileri güldürmeye yarayan bir objedir.Oyun genel anlamda tekerlemeler ve taklitler vasıtasıyla yansılamak temelinde gelişir.İlk bölümde tekerleme, ikinci bölümde taklit, üçüncü bölümde ise konuşma esastır.

Pek tabii sanatın ülkemizdeki konumunun iç açıcı olmadığı aşikar, lakin temenni ediyorum ki bu sahne sanatı da tıpkı diğer sanatlar gibi hakettiği yere en kısa vadede kavuşur ve gelecek nesiller bu tattan mahrum kalmazlar…

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir